Sürdürülebilir Palm Yağı: Çevresel ve Sosyal Riskler ile RSPO, ISPO ve MSPO Standartları
Ormansızlaşma ve Biyoçeşitlilik Kaybı
Yağ palmiyesinin yüksek verimi, yıl boyunca hasat edilebilmesi ve ölçek büyüdükçe sağladığı ekonomik avantajlar, başlıca üretim bölgelerinde yeni ekim alanları oluşturulması yönünde güçlü teşvikler yarattı.
Bu genişlemenin bir bölümü ormansızlaşma ve yakarak arazi açma gibi çevresel açıdan zararlı yöntemlerle gerçekleşti. Bunun sonucunda biyoçeşitlilik kaybı, sera gazı emisyonlarında artış ve hava kirliliği gibi etkiler ortaya çıktı.
Bununla birlikte palm yağı üretimi ile ormansızlaşma arasındaki ilişkinin her bölgede aynı olmadığına özellikle dikkat etmek gerekiyor.
UNCTAD'ın aktardığı bir araştırmaya göre 1972-2015 döneminde Malezya Borneosu'ndaki ormansızlaşmanın yaklaşık yüzde 50'si yağ palmiyesi alanlarının genişlemesiyle ilişkilendirilirken, aynı dönemde Batı Afrika'da bu oran yalnızca yüzde 3 olarak tahmin edildi.
Üreticinin ölçeği açısından da tek tip bir sonuç bulunmuyor. Peru'daki bir çalışmada küçük üreticiler yağ palmiyesi ekim alanındaki genişlemenin yüzde 80'ini gerçekleştirmiş olmakla birlikte, bu genişlemenin yalnızca yüzde 30'u orman alanlarında meydana geldi. Büyük ölçekli plantasyonların genişlediği alanların ise yüzde 75'i ormanların temizlenmesiyle elde edildi. Sumatra'daki başka bir çalışmada da yağ palmiyesi kaynaklı ormansızlaşmanın yüzde 88'inin büyük özel plantasyonlarla, yüzde 11'inin küçük üreticilerle bağlantılı olduğu hesaplandı.
Dolayısıyla palm yağı üretimindeki çevresel etkinin yalnızca ürünün kendisi üzerinden değil, üretimin nerede, hangi ölçekte ve hangi arazi üzerinde genişlediği üzerinden değerlendirilmesi gerekiyor.
Palm Yağının Diğer Bitkisel Yağlarla Karşılaştırılması
Palm yağının çevresel etkisini soya, ayçiçeği veya kolza gibi diğer yağ bitkileriyle doğrudan karşılaştırmak kolay değil.
Yağ palmiyesi tropikal bölgelerde yetişiyor ve plantasyon genişlemesi yağmur ormanları, mangrovlar ve turbalıklar gibi ekolojik açıdan son derece değerli alanlarla kesişebiliyor. Soya üretimi ise daha geniş bir iklim kuşağında gerçekleşmekle birlikte Güney Amerika'daki bazı bölgelerde ormansızlaşmayla ilişkilendiriliyor. Ayçiçeği ve kolza ise ağırlıklı olarak kuru ve ılıman bölgelerde mevcut tarım alanlarında yetiştiriliyor.
UNCTAD bu nedenle üretici ülkelerin katma değer yaratma politikalarını geliştirirken yeni hammadde talebinin ilave ormansızlaşmaya yol açmasını önleyecek tedbirler alması gerektiğini vurguluyor. Mevcut orman koruma düzenlemelerinin uygulanmasının güçlendirilmesi ve yaşlanmış plantasyonların yeniden dikiminin desteklenmesi de yeni arazi açılması üzerindeki baskıyı azaltabilecek araçlar arasında gösteriliyor.
Palm Yağı İşleme Tesisi Atık Suyu: Değer Zincirinin Görünmeyen Çevresel Riski
Palm yağı değer zincirindeki çevresel sorunlar yalnızca plantasyonlarla sınırlı değil. Taze meyve salkımlarının palm yağına dönüştürüldüğü işleme tesislerinde de önemli miktarda katı ve sıvı artık ortaya çıkıyor.
Verimli bir mekanik presleme sürecinde taze meyve salkımının yaklaşık yüzde 20'si ham palm yağı olarak geri kazanılabilirken, boş meyve salkımları toplam kütlenin yaklaşık yüzde 26'sını oluşturuyor. Palm yağı işleme tesisi atık suyu olarak tanımlanan POME (Palm Oil Mill Effluent) ise başlangıçtaki meyve salkımı kütlesinin yüzde 50'sinden fazlasına ulaşabiliyor.
POME'nin uygun şekilde arıtılmaması su, toprak ve iklim açısından ciddi riskler taşıyor. Su kaynaklarına bırakıldığında oksijen seviyesini azaltarak su ekosistemlerine zarar verebiliyor; toprağa karışması pH ve tuzluluğu değiştirerek verimliliği düşürebiliyor. Anaerobik parçalanma sırasında ise güçlü bir sera gazı olan metan açığa çıkıyor.
İleri arıtma teknolojileri bu etkileri azaltırken aynı zamanda biyogaz gibi ekonomik değeri bulunan yan ürünlerin elde edilmesini mümkün kılıyor. Ancak UNCTAD'a göre bu teknolojiler üretici ülkelerde henüz yaygın değil; Endonezya ve Malezya'da anaerobik havuz sistemleri hâlen en yaygın yöntemlerden biri.
Bu durum sürdürülebilirliğin aynı zamanda bir döngüsel ekonomi ve yatırım konusu olduğunu ortaya koyuyor.
Küçük Üreticiler Değer Zincirinin Önemli Bir Parçası
Palm yağının ekonomik sürdürülebilirliği açısından küçük üreticilerin konumu kritik önemde.
Uydu görüntülerine dayanan bir çalışmaya göre küçük üreticiler, küresel yağ palmiyesi ekili alanının yaklaşık yüzde 27,3'ünde üretim gerçekleştiriyor. Bu oran Batı Afrika'da yüzde 68,7'ye kadar çıkarken Güneydoğu Asya'da yüzde 25, Orta Afrika'da yüzde 14,5 olarak tahmin ediliyor.
Palm yağı küçük üreticiler açısından diğer bazı tarımsal ürünlere göre daha yüksek nakit gelir sağlayabiliyor. Endonezya'dan elde edilen bulgular, yağ palmiyesi yetiştiren küçük üretici hanelerinin gelir, eğitim ve sağlık gibi çeşitli sosyoekonomik göstergeler bakımından daha olumlu sonuçlara ulaşabildiğini gösteriyor.
Ancak bu gelir potansiyeli önemli finansal risklerle birlikte geliyor.
İki veya Üç Yıllık Ürün Geliri Boşluğu ve Finansman Sorunu
Yeni dikilen yağ palmiyelerinin ürün vermesi iki ila üç yıl sürdüğü için üreticinin yatırım harcamaları ile gelir elde etmeye başlaması arasında uzun bir dönem bulunuyor.
Küçük üreticiler başlangıç yatırımını çoğu zaman kendi tasarrufları, aile içi borçlanma veya gayriresmî finansman kaynaklarıyla karşılıyor. Bu nedenle ağaçlar ürün vermeye başlayana kadar sınırlı nakit rezervleriyle faaliyet göstermek zorunda kalabiliyorlar.
Sermaye yetersizliği gübre, pestisit ve işçilik gibi verimi artıran girdilerin yeterince kullanılmasını da güçleştiriyor. Bu durum küçük işletmelerdeki ortalama verimin büyük plantasyonların altında kalmasına neden olabiliyor.
Yağ palmiyelerinin ekonomik ömürlerinin sonuna gelmesiyle yeniden dikim ihtiyacı ortaya çıktığında aynı finansman sorunu tekrar yaşanıyor.
2020 itibarıyla Endonezya ve Malezya'daki toplam yağ palmiyesi alanlarının yaklaşık yüzde 30 ila 40'ının 25 yaşın üzerinde olduğu tahmin ediliyordu. Bu nedenle iki büyük üretici ülkede önümüzdeki yıllarda önemli bir yeniden dikim ihtiyacı bulunuyor.
Küçük Üretici ile Büyük Alıcı Arasındaki Güç Dengesi
Sosyal Sürdürülebilirlik ve Zorla Çalıştırma Riski
Palm yağı değer zincirindeki sürdürülebilirlik tartışmasının üçüncü önemli boyutunu çalışma koşulları oluşturuyor.
UNCTAD, zorla çalıştırmayı ihracata yönelik plantasyon tipi tarımsal üretimin önemli sosyal risklerinden biri olarak değerlendiriyor. ILO verilerine göre 2022 yılında dünya genelinde zorla çalıştırmaya maruz kalan 27,6 milyon kişinin yüzde 12,3'ü tarım ve balıkçılık sektörlerinde bulunuyordu.
Palm yağı plantasyonlarında zorla çalıştırma riski, işletmelerin coğrafi olarak izole olması, geçici ve gündelik işçiliğin yaygınlığı, göçmen iş gücüne bağımlılık, çalışanların barınma ve temel ihtiyaçlar bakımından işverene bağımlı hâle gelmesi ve bazı plantasyonlarda gerçekçi olmayan üretim hedefleri belirlenmesi gibi faktörlerle artabiliyor.
Riskin niteliği ülkeler arasında da değişiyor. Endonezya'da özellikle uzak plantasyonlarda ülke içi göçmen ve geçici işçiler öne çıkarken Malezya'daki iş gücü açığı Bangladeş, Myanmar ve Nepal gibi ülkelerden gelen yabancı işçilere bağımlılığı artırıyor.
Bu nedenle sürdürülebilir palm yağı politikalarının yalnızca arazi ve çevre kriterlerini değil, tedarik zinciri boyunca çalışma koşullarını da kapsaması gerekiyor.
RSPO: Küresel Gönüllü Sürdürülebilirlik Standardı
Palm yağı sektöründeki en önemli gönüllü sürdürülebilirlik girişimlerinden biri, Sürdürülebilir Palm Yağı Yuvarlak Masası (Roundtable on Sustainable Palm Oil – RSPO) girişimidir.
2004 yılında kurulan RSPO'nun 104 ülkede 6.000'in üzerinde üye kuruluşu bulunuyor. Sistem üreticiler, işleyiciler, perakendeciler, bankalar ve sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirerek ormansızlaşma ve sömürücü üretim uygulamaları gibi konularda küresel standartlar oluşturmayı amaçlıyor.
2022 yılında yaklaşık 3,6 milyon hektarlık yağ palmiyesi alanı RSPO sertifikası kapsamındaydı. Bu alan, küresel yağ palmiyesi ekili alanlarının yüzde 12,3'üne karşılık geliyordu. Sertifikalı üretim ise 15 milyon tonu aşarak küresel ham palm yağı üretiminin yaklaşık yüzde 20'sine ulaştı.
Buna karşılık RSPO sertifikalı olarak satın alınan palm yağı miktarı, aynı yıl yaklaşık 7 milyon tonla küresel tüketimin yalnızca yüzde 9'u düzeyinde kaldı. Kuzey Amerika ve Avrupa'da RSPO sertifikalı palm yağının tüketimdeki payı yüzde 90'a ulaşırken, dünya palm yağı tüketiminin yüzde 60'tan fazlasını gerçekleştiren Asya'nın büyük gelişmekte olan pazarlarında pay çok daha düşük kaldı.
Sertifikasyonun Küçük Üretici Açısından Maliyeti
Sertifikalı palm yağı piyasada fiyat primi sağlayabilse de bu prim her zaman üreticiye aynı ölçüde yansımıyor.
UNCTAD'ın aktardığı çalışmalarda bağımsız küçük üreticiler için RSPO sertifikasyonunun ilk maliyetinin hektar başına 87 ila 215 avro arasında değişebildiği, bunun yıllık palm yağı gelirinin yaklaşık yüzde 5-14'üne karşılık gelebildiği belirtiliyor. Yıllık uyum maliyetleri ise araştırmalar arasında önemli farklılık gösteriyor.
2022 yılında sertifikalı palm yağı için ödenen fiyat priminin yüzde 0,9 ile yüzde 7,5 arasında değiştiği belirtiliyor. Ölçek ekonomisi nedeniyle büyük plantasyonların bu maliyetleri daha kolay karşılayabildiği görülüyor. Küçük üreticiler açısından ise sertifikasyondan ilave kâr elde etmek daha zor olabiliyor.
Buna karşılık sertifikasyon yalnızca fiyat primi yaratmıyor. İncelenen çalışmalarda sertifikalı üreticilerde yüzde 10 ila yüzde 42 arasında verim artışı ve gelirlerde yaklaşık yüzde 16'lık yükseliş gözlenmesi, üretim uygulamalarındaki iyileşmenin de ekonomik değer taşıyabileceğini gösteriyor.
Endonezya ve Malezya'nın Ulusal Standartları
Küresel RSPO sisteminin yanında iki büyük üretici ülke kendi ulusal sürdürülebilirlik standartlarını da geliştirdi.
Endonezya, 2011 yılında Endonezya Sürdürülebilir Palm Yağı (Indonesian Sustainable Palm Oil – ISPO) sistemini; Malezya ise 2013 yılında Malezya Sürdürülebilir Palm Yağı (Malaysian Sustainable Palm Oil – MSPO) sistemini oluşturdu.
RSPO gönüllü ve küresel bir standartken ISPO ve MSPO ulusal düzeyde zorunlu sistemler olarak tasarlandı. ISPO daha çok Endonezya mevzuatına uyumu merkeze alırken MSPO küçük üreticilerin desteklenmesine ve küresel pazar beklentileriyle uyuma daha fazla ağırlık veriyor.
Endonezya 2025 yılında ISPO'nun zorunlu kapsamını biyoyakıtlar dâhil aşağı yönlü sanayileri de kapsayacak şekilde genişletti. Aynı zamanda plantasyon konumları, küçük üretici kayıtları, hukuki belgeler, sertifikalar, sürdürülebilirlik göstergeleri ve gözetim zinciri bilgilerini bir araya getirecek ulusal bir palm yağı veri platformu üzerinde çalışıyor.
Malezya'nın güncellenmiş MSPO standardı ise 2025 itibarıyla tamamen uygulanmaya başladı ve 2026'nın başından itibaren plantasyonlar, işleme tesisleri, rafineriler ve ticaret yapan işletmeler için lisans yenileme süreçlerinde zorunlu hâle geldi. Yeni sistem sera gazı hesaplaması, yüksek koruma değerine sahip alanlar, sosyal etki ve parsel düzeyinde izlenebilirliğe daha fazla önem veriyor.
Sonuç
Palm yağında sürdürülebilirlik, yalnızca “ormansızlaşmayı önleme” başlığına indirgenemeyecek kadar geniş bir konu.
Arazi kullanımı ve biyoçeşitliliğin korunmasının yanında işleme tesisleri atıklarının yönetimi, küçük üreticilerin finansmana ve girdilere erişimi, yaşlanan plantasyonların yenilenmesi, çalışma koşulları, arazi hakları ve sertifikasyon maliyetleri değer zincirinin sürdürülebilirliğini birlikte belirliyor.
RSPO, ISPO ve MSPO gibi sistemler daha izlenebilir ve sürdürülebilir bir palm yağı piyasasına yönelik önemli araçlar sunuyor. Ancak sürdürülebilir dönüşümün kalıcı olabilmesi için standartların yalnızca büyük üreticiler tarafından karşılanabilir olmaması; değer zincirinin önemli bir parçasını oluşturan küçük üreticilerin de finansal ve teknik olarak bu dönüşümün içinde kalabilmesi gerekiyor.